Defter

Savur'un iki vadisi arasında, Mardin'in küçük bir kopyası gibi duran bir köy var. Bacalarda duman, pencerelerde çiçek, sokaklarda çocuk sesi yok. Üç kilise, bir cami, bir de üç kez verilmiş göçün sessizliği.
Köye girerken insanın ilk fark ettiği şey ses değil; sesin yokluğu. Kesme taştan, yan yana dizilmiş evler bütün heybetiyle duruyor. Ama bacalarında duman yok. Pencere kenarlarını süsleyen çiçekler yok. Ve çocuk sesi — köy denince akla gelen, duvar diplerini inleten o kahkahalar — hiç yok.
Sanki hiçbir anne doğum sancısı yaşamamış, hiçbir kadın beşiğini sallamamış gibi: yalnız ve ıssız.
Mardin'e elli kilometre, Savur'a yedi. İki vadinin arasına kurulmuş, bağ ve bahçe içinde bir köy. Adı Kıllıt; haritalarda Dereiçi diye geçer. İlk bakışta bir köyden çok, terk edilmiş küçük bir şehre benziyor — taşı, sokağı, estetiğiyle adeta Mardin'in minyatürü.
Kıllıt'ı sıradan kılmayan şey, avuç içi kadar bir yere sığdırdığı inanç çeşitliliği. Çevredeki elliye yakın köy ve mahalle içinde tek Süryani yerleşimi burası. Ve burada, yan yana, üç ayrı mezhebin kilisesi yükseliyor: Ortodoks, Katolik, Protestan. Bir de köyün batısında, 1984'te yapılmış, hâlâ cemaati ve imamı olan bir cami.

Mezopotamya'nın ortasında bir Protestan kilisesi görmek başlı başına şaşırtıcı: çan kulesi yok, avlusunda tek bir mezar bile yok, cemaati çoktan dağılmış. Katolik kilisesinin kapısı kapalı, içine girilmiyor. Bugün ayakta ve nefes alan tek kilise, Ortodokslara ait Mor Yuhanon.
Mor Yuhanon, milattan sonra 4. yüzyılda yapılmış. İki katlı, dört bölümlü; 2006'da restore edilip yeniden ibadete açılmış. Taşının cinsindendir belki, içerisi beklenmedik biçimde ferah ve aydınlık. İçinde Meryem Ana şapeli, nişlerinde yakılmış mumlar, daracık bir koridor.
Dört yüzyıldan bugüne dimdik ayakta. Dışarıdan görkemli; içine girince sade — daha sadesi olamaz.
Damına çıkıp çan kulesinin yanından bakınca, hemen karşıda Katolik, biraz ötede Protestan kilisesi görünüyor. Kuzeydeki dağda, bin beş yüz–bin altı yüz yıllık Mor Abay ve Mor Dimet manastırları yükseliyor — UNESCO korumasında ama henüz restore edilmemiş, neredeyse harabe. Güneyde Azize Şmuni şapeli.
Köyün çeşmesinde bir tarih kazılı: 1969. Ama musluğu da yok artık, suyu da. Bu köy üç kez göç vermiş.
İlki 1915'te. İkincisi 1974'te, Kıbrıs Harekâtı yıllarında. Ve büyük kopuş 1990'larda yaşanmış — çıkanların çoğu Avrupa'ya gitmiş. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce 350 hane ve yedi ruhanisi olan köyde, 1985'te hâlâ dört yüze yakın ilkokul öğrencisi varmış.
Bir zamanlar burada 45 kahvehane ve dükkân, terzi, bakkal, sağlık ocağı, hatta karakol vardı. Osmanlı döneminde kendi hâkimi bulunan bir köydü Kıllıt.
En şaşırtıcı miraslardan biri de bir fabrika: köyün rahmetli muhtarı, 1980'de yaklaşık bir milyon şişe kapasiteli bir şarap tesisi kurmuş — ülkenin ilk tesislerinden. 1992'ye kadar üretilen, etiketi "Mesih" temalı kırmızı-beyaz şarap, dünyada tanınan bir marka olmuş. Sonra sustu.
Bu köy, Kadir İnanır'ın son filmi olan "Kapı"ya da ev sahipliği yaptı. Vahide Perçin'le paylaştıkları filmde, köyüne dönen bir adam harabeye dönmüş evinin kapısını bulamaz; onu aramak için önce Kayseri'ye, sonra İstanbul'a düşer yollara.

İnsan yaşadığı sürece bir yolcudur. Ve ömrünü bitirdiğinde, kendisini karşılayan bir kapının önünde durur.
Kıllıt'ın hikâyesi de biraz buna benziyor: kilitli kapıların ardında, sahibini bekleyen odalar.
Köyde bugün altmışa yakın insan yaşıyor. Bunların yalnızca üçü Süryani; geri kalanlar çevre köylerden gelip yerleşmiş. Birlikte, huzurlu yaşıyorlar — her etkinlikte beraberler.
Muhtar Sami Bey'in anlattığı küçük bir ayrıntı, bu birlikteliğin özeti gibi:
Azınlık biz olsak da, muhtarlığı hep bize veriyorlar. Benden önce rahmetli babam 17 yıl muhtarlık yaptı.
Kalıcı dönen olmadı; gidenler yazları tatile geliyor. Çoğu Avrupa'da, birkaç aile İstanbul'da. Köy, ilkbaharda dere kenarında, kavakların gölgesinde bambaşka güzel diyorlar. Ama kışın, çıplak ve sessiz haliyle bile, insana çok şey fısıldıyor.
Bazen dil yeterince anlatamıyor, kelimeler yetmiyor. Sadece durup dinlemek, gözlemlemek gerekiyor.